"Mavi Bisiklet Hikaye" okumak için aşağıdaki yayınımızı inceleyiniz.

Mavi Bisiklet Hikaye

Yine huzurlu bir sabaha uyandım. Minik serçenin penceremin önündeki bulgur tanelerini yemesini izlemek, çilli tavukla bibikli horozun kavgasını seyretmek ve Pamuk ninemin benim için yapacağı çörek kokularıyla uyanmak gerçekten keyif vericiydi. Ninem hep güler yüzlü ve sevecendi. Beni görünce "Hadi bakalım Salih'im Halil dedeni çağır da kahvaltımızı yapalım." dedi. Hemen avludaki tulumbadan su çekip yüzümü yıkadım ve dedemin yanına gittim. Dedem her sabah namazını camide kılar ve köy meydanındaki asırlık zeytin ağacının altında köylülerle sohbet ederdi. Dedemi ne vakit çağırsam orada bulunanlar da bize kahvaltıya gelirdi. Ninem hiçbir zaman az çörek yapmazdı. Bilirdi ki bizim köy kahvaltımızda daima birileri nasibini yiyecek. O gün de Çakır Hasan ve Nuriye Teyze ile eve gelirken yolda bir de gurbette uzun süre kalan ve eşiyle çocuklarını kaybederek asıl adının artık söylenmediği Gurbet Çavuş'a rastladık. Hep beraber ninemin mis gibi kokan çöreklerini yayık ayranı ile yedik. Köyümüz zeytin, portakal, limon ve incir ağaçlarının bolca bulunduğu bir yerdeydi. Taş evlerin beyaz kireçli duvarlarını tamamlayan mavi pencereli evlerle doluydu. Her evin penceresini süsleyen mor, pembe, ebruli, beyaz ve kırmızı sakız sardunyaları vardı. Bir de boy boy rengarenk tenekelere dikilmiş pespembe zakkum çiçekleri... Hele avluda maydonoz, nane, biber, fesleğen, yeşil soğan, domates olmazsa olmazdı. Bazen komşuların tavukları bu avlulara geldiğinde 'hışt' denilmez, tavuğun bile gönlü kırılmazdı. Burada güneşin doğuşunu ve batışını seyretmek hatta geceleri neredeyse elinizle tutacakmış gibi yıldızları görmek ayrı bir heyecandı. Hele bir gün öylesine kapılmışım ki, yıldızlara bakarken ninemin dikenli incir saksısının üstüne düşmeyeyim mi, epey acıdı tabii sırtım dikenlerden. Haftada bir gelen Çerçi Hasan biz köy çocukları için neşe olurdu. Hasan Emmi'den bazen bir balon, bazen bir şeker, bazen de bir küçük düdük almak hem beni hem de arkadaşlarımı çok sevindirirdi. Köyün başındaki büyük kayaya oturup onu beklemek bile güzeldi. Buradan asla selam vermeden geçilmezdi. Köye bir misafir gelmişse köy odasında ağırlanır, asla parası geçmezdi. Hele köy girişinde buz gibi akan çeşme, yolcular ve otlayan kuzular için adeta akar ve çağlardı. Bakkal Rüstem Ağa köylüyü bilir "Hasat zamanı verirsin." diyerek kimsenin boynunu bükmezdi. Herkesin dostluğu sanki toprağa işlemişti. Toprak da bol bereketli otlar ve ekinler vererek kuzu, koyun ve keçilerimizden bol süt almamızı sağlardı. Bu sütlerle yapılan yayık ayranları ayrı bir tattı. Hele ninemin yufka açtığı günler ben ve arkadaşlarım usulca yanına sokulur sıcacık peynirli gözlemelerimizi alır, bahçeden tazecik kopardığımız soğanlarla yerdik. Tabi asla komşular unutulmazdı. O gün kim hastaysa biz köy çocukları bir kap komposto ve sıcak gözleme götürürdük herkese. Bize minik köy postacıları, derlerdi. Halil dedem biz çocuklara daima şükürlü olun çocuklar, önünüze geleni şükürle yiyin "Şükür nimeti arttırır." derdi. Koyunların emanet edildiği Sığırtmaç Yusuf, her akşam sürüyü otlatmaktan getirirdi. Tabii onun da nasibi olan gözlemeleri Pamuk ninem ayırırdı. O da bizim evin diğer oğlu gibiydi. Kimsesi yoktu, köylü ona sahip çıkmış ve ilgilenmişti. Yazın otlattığı kuzular ve koyunlar için bir miktar para alırdı ve bununla da okul harçlığını çıkarırdı. Bayramlarımız da ayrı bir heyecandı. Dualar edilir en çok da çocuklar sevindirilirdi. Kimi mendil içinde lokum, kimi bir şeker, kimi de minik harçlıklarla bizim gönlümüzü alırdı. Akşam anlatılan ev sohbetlerindeki hikayeler ve sözler şifâ gibiydi. Bizler sohbet dinlerken köydeki ablalar da rengarenk halılar dokurlardı. Bu her evde mutlaka olurdu çünkü dokunan bu halılarla ablalar çeyiz yapardı kendisine. Benim buradaki en güzel oyuncaklarım ise dedemin küçük tahtalarıyla yaptığım topaç ve arabalarımın yanında gördüğüm hep o mavi bisikletti. Kırmızı kornası ve tekerleklerindeki süsüne kadar yapmıştım. Benimki kimseye diyemediğim bir hayaldi işte. Söylesem belki Halil dedem alabilirdi ama kendisini de zorlayabilirdi bu isteğim. O nedenle gördüğüm bisikletin hayalini kurar, bazen rüyamda bile binerdim ona. Aylardan ağaçların budama mevsimi geldiğinde Hoprali bir çırpıda çıkar hemencecik budardı. Burada onun kadar hızlı yapan yoktu. Bu yüzden ona Hop Ali denirken zamanla adı Hoprali olmuştu. Zeytin ağaçlarına 'Ölümsüz ağaç' denirdi çünkü ne kadar budanırsa o kadar köklerinden filizlenirdi. Teyzeler budama zamanını severdi çünkü çıkan ağaç dallarıyla çocuklara taç yaparlardı. Hepimiz kral ve kraliçe gibi gezerdik köy boyu.. Her yıl ekim ayına doğru zeytin hasadı başlardı Ekincik köyünde. Bu yıl, Nuriye Teyze ve Çakır Hasan'ın bir huzursuzluğu vardı. Bunu köy hocası Hacı Emin ve eşi Ayşe Nine hemen çözmüştü. Bu yıl çocuklarını kaybettikleri için zeytinlerle ilgilenecek kimse yoktu. Bu yüzden kimseyi yormak istemiyorlardı. Hacı Emin o gün köy odasına köylüyü topladı ve durumu anlattı. Sabah gün doğarken tüm köylü ve biz çocuklar Çakır Hasan'ın avlusuna dolduk. Bizi gören Nuriye Teyze çok duygulandı. Bahçeye geldiğimizde Halil dedemin "Haydi ağalar!" demesiyle işe koyulduk. Önce iş bölümü yaptık. Ben ve arkadaşlarım zeytin ağaçlarının dibini topluyor, teyzeler bizden sonra temiz örtüler seriyorlardı zeytinlerin altına çünkü silkelenirken bu örtülere düşmesi ve toplaması çok kolay oluyordu. Sığırtmaç Yusuf, Gurbet Çavuş ve Hoprali Ağa da ağaçlara çıkıp bellerine bağladıkları sepete zeytin topluyordu. Bu böyle iki günümüzü aldı. Zeytin toplaması biten ev, mutlaka işi bittiği zaman, irmikli incir helvası kavururdu. Bu sefer Nuriye Teyzeler kavurmuştu helvayı. Sırası biten bu kuralı bilirdi. Tabii biz çocuklar hasat bitim gününü özellikle takip ederdik. Sırf sıcacık irmikli incir helvası yemek için. Köyümüzün zeytini, sabunları ve kekik suları çok meşhurdu. Her hasat dönemi ziyaretçiler gelir, alışveriş yaparlardı. Yine geçen yıl gelen Mehmet Amca ve yeğeni gelmişti. Gelmişti ama hep istediğim o mavi bisiklet de yanındaydı. Ben bu isteğimi hiç söyleyemedim dedeme. Zaten kimsede yok diye avutuyordum kendimi ama bisikleti şimdi görünce bir kez daha üzüldüm. Hatta ninemin seslenişini bile duymamıştım. O gece hiç uyuyamadım, nedense hep gözümde o bisiklet vardı. Hem de tam istediğim gibi. Mehmet amca ve yeğenini o gün misafir ettik. Sabah yeğeni: "Bisiklete binmek ister misin? "deyince ne diyeceğimi şaşırdım. Bisiklete bindiğimde birkaç kez düştükten sonra sanki ayaklarım yerden kesildi. Köy meydanındaki kahvenin ve zeytin ağacının etrafında birkaç tur attım hemen emaneti geri getirdim. Bir sonraki sene için sözleşip ayrıldık Mehmet Amca ile. Bisiklete binme heyecanımı yaşarken beni izleyen bir izleyicim varmış meğer. O da yaşlılara beraber su götürdüğümüz, ihtiyaç sahiplerinin tamir işlerini yaptığımız, odunları birlikte taşıdığımız Gurbet Çavuş'tan başkası değilmiş. Tabii hiç belli etmedi gördüğünü. Ve ben yine huzurlu bir sabaha uyanmıştım. Bu seferki minik serçe, çilli tavuk ve ninemin gözleme kokularının yanında pencereyi açtığımda gördüğüm mavi bisikletti. Üstelik kırmızı kornalı. Kimin aldığını hemen anladım çünkü bu hayalimdeki bisikletin tahta oyuncağını birlikte yapmıştık Gurbet Çavuş'la, kırmızı kornasına kadar. Bir tek o biliyordu bunu. Dünyalar benim olmuştu. O gün hiç inmedim bisikletten. Ayaklarım da hayallerim kadar yerden kesilmişti...

"Mavi Bisiklet Hikaye (Çocuklardan Ev Yapımı Öyküler)" ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.