"Hayallerin Peşinde Hikaye" okumak için aşağıdaki yayınımızı inceleyiniz.

Hayallerin Peşinde Hikaye

Zil çalmıştı. Matematik dersine girecektik. Selim Hoca'nın notlarımızı okuyup düşük alanları azarlamak için hızlı adımlarla merdivenlerden çıktığını duyabiliyordum. Sınıfa girip sıraya oturdum. Tabii her "inek" öğrenci gibi önlerde oturuyordum. Selim Hoca normalde notları okumadan önce sınav hakkında konuşur ama nasıl notlar aldıysak direkt notları okumaya başladı. "Mira, kırk beş.", "Semih!" Bir süre durdu. "Yirmi beş. Gel kâğıdına bak. Orçun, altmış sekiz." Gözleri hocanın üstünde, notunu merak eden az sayıda öğrenciden biriydim. Selim Hoca yakın arkadaşım olan Ufuk'un ismini söyledi. Ufuk'la göz göze geldik. Düşük aldığını ikimiz de biliyorduk ama yüksek not bekliyormuş gibi sırıtıyordu. Hoca gülümsedi, gözlüklerini çıkardı ve: "Kopya mı çektin oğlum?" dedi. "Hayır hocam, bu sefer biraz çalışmış olabilirim," dedi ve güldü. "Altmış beş aldın." O an Ufuk'un tepkisi görülmeye değerdi. Şaşırmıştı. Hoca'nın yanına koştu. Sanki bekliyormuş gibi güldü ve bana baktı. İlkokulu saymazsak matematikten aldığı en yüksek not diyebilirim. "Mahir, yetmiş beş." Ne! Bu olamazdı. Aldığım en düşük nottu diyebilirim. Tam itiraz edecektim ki hocanın güldüğünü gördüm. İçim rahatladı. Şaka yapmıştı. "Doksan sekiz aldın Mahir. Aferin." Yanına çağırdı ve hatamı gösterdi. "Konu eksiğin var ama aferin." dedi. Anlaşıldığı gibi çalışkan biriyim. Ailem, en çok babam, mimar veya doktor olmamı istiyor. Herhâlde tercih yapabileceğim tek şey bu. Başka bir şey olursam geçinemeyeceğimi mi düşünüyorlar, anlamıyorum. Bana pek kendi düşüncelerimi sormazlar. Her şeyime karışıyorlar. Arkadaşlık ilişkilerime bile. Bu yüzden konuştuğum pek tembel arkadaşım yok. Ufuk dışında. "Onunla konuşmanı istemiyoruz." diyemezler çünkü ailelerimiz arkadaş, anlarsınız ya. Eve geldim. Kendi anahtarımla eve girip hemen üstümü değiştiriyorum. Çünkü okul formamdan nefret ediyorum. Sizce de mor ve kahverengi çok uyumsuz renkler değiller mi? Annem kapının sesini duyduğunda her zaman "Geldin mi Mahir?" diye sorar. Ben de her seferinde "Hayır anne. Henüz değil." diye cevap veririm ve ikimiz de güleriz. Üstümü değiştirip yemeğe indim. Annemin elinden tabakları alıp masaya yerleştirdim. O sırada kapı çaldı. Gittim ve açtım. Mimar olacak kadar akıllı fakat her seferinde anahtarını unutacak kadar aklı havada, yakışıklı, mimarlık bölümünü bitirir bitirmez işe alınan, yetenekli ve de takım elbiseli bir adam gelmişti: Abim. "Ne haber Mahir?" dedi. Saçlarımı birbirine karıştırdıktan sonra içeri girdi. "İyi senden?" "İyi. Yemek hazır mı?" "Sayılır." Konuşmamızı mutfaktan gelen annemin sesi böldü: "Yemek hazır." Abim: "Üstümü değiştirip geliyorum." Ben de annem kızmasın diye çantamı odama çıkardım. Nasıl desem? Odamı çok seviyorum. Günün büyük çoğunluğunu odamda geçiyorum. Odamı istediğim gibi tasarlamamın, verimli çalışmamı sağlayacağını düşündükleri için buna izin verdiler. Odam bir sürü tabloyla dolu. Duvarlarda en az üç farklı renk var. İstediğim gibi. Boş vakitlerimde resim yapmaya bayılıyorum. Bazen gizlice harçlıklarımdan biriktirdiklerimle tuval ve boya alıyorum. Babam görse çok kızar. Şöyle açıklayayım: Bir keresinde Görsel Sanatlar öğretmenim beni yetenekli bulduğu için Güzel Sanatlar Lisesine gitmeye teşvik etmişti. Hatta çok sevdiği bir resmimi benden izin isteyip almıştı. Bir gün yemek yerken bu konuyu açtım ve babam deliye döndü. O liseyi küçümseyebildiği kadar küçümsedi ve hocamla kavga etti. Yine bir hayalimi yok saymıştı. Oysa büyüdüğümde galeri açmayı bile düşünmüştüm. Ama sürekli ders çalışıyordum. Bu yüzden babam odamdaki tabloların benim olduğunu bilmiyor. O abim gibi olmamı istiyor bense ne olmak istediğimi bilmiyorum. Ama ne olacağımı biliyorum: Garip. Aşağı indim ve sofraya oturdum. Annem çok güzel yemekler yapmıştı ve çok açtım. Yemeğe başladık. Babam sınavlarımla yakından ilgileniyordu ve birazdan sonuçları soracağını biliyordum. Tedirgin değildim çünkü notlarımın hepsi yüksekti. Babam: "Mahir. Sınavların nasıl? Matematikten bir konunun kötü olduğunu ve İnkılap dersinin düştüğünü gördüm." Lokmamı yuttum. Acaba her baba çocuğu hakkında bu kadar şey biliyor mu ya da bilmek istiyor mu diye düşündüm. "Güzel, baba. Matematikteki o konuyu düzelteceğim. İnkılap hocamız izne çıktı. O yüzden son konumuz eksik. Ama fazla düştü sayılmaz. Görselde..." "Peki ya sınav notların nasıl, kaç aldın?" "Fen bilimlerinde ilk sınav notum doksan beşti. İkincisi yüz." "Güzel." dedi babam. "İnkılap doksan iki. Görsel..." "Görselden kime ne? Peki matematik?" Başımı öne eğdim. Tabağımla kalanlarla oynarken "Doksan sekiz." dedim. "Güzel. Çok iyi ama yüz yapacaksın. Diğerleri?" "Diğerleri açıklanmadı ama Görsel." "Sana Görselle ilgilenmediğimi söyledim. Zaten eminim ki o çok bilmiş hocanız önüne gelene yüz puanı veriyordun" Sesini yükseltmişti. Cevabımın "Peki, baba." olmasını bekliyorlardı. Ama kendisinden takdir almayı sevdiğim bir hocama ve yapmayı sevdiğim tek şeyi önemseyen bunun için tavsiye veren birine hakaret etmesi ağrıma gitmişti. Aklıma umursamadığı hayallerim de gelince sinirlendim ve birden masaya vurdum. Bunu abim su içerken yapmıştım. Abim öksürürken annem bana ve babama bakıp yavaşça: "Mahir ne yapıyorsun?" dedi. Bağırdım: "Hocam hakkında böyle konuşma!" Babam sinirlenmişti: "Bana o işsiz adamı mı koruyorsun?" dedi. "O benim hayallerime ve isteklerime senden daha çok önem veriyor!" Babam: "Sen çocuk işleriyle mi uğraşmak istiyorsun? Fırçayla para kazanamazsın bu kadar başarılıyken!" İkimiz de burnumuzdan soluyorduk. Abim bana bakıp: "Hadi odana çık Mahir." dedi. Sandalyemi ittim ve odama çıktım. Söyleyeceğim çok şey vardı ama... Aynaya baktım. Kızarmıştım. Saçlarım hâlâ abimin dağıttığı gibi duruyordu. Gözlerimi aynadaki yansımama diktim ve derin bir nefes aldım. Sakinleşmem lazımdı. Telefonumu aldım ve sevdiğim bir şarkıyı açtım. Fırçamla sevdiğim şeyi yaparak sakinleştim. Uyuyacaktım ki annem geldi. Babamın benim iyiliğimi düşündüğünden bahsetti. Biliyordum. Bağırdığım için üzülüyordum da. O da üzülüyordur. Sinirlendim işte. Ama haklı davamdan vazgeçmeyerek konuşmuştum. Sonunda sınava gireceğim gün gelmişti. Herkes yanımdaydı. Babam da. Sınav çok iyi geçmişti. Babamla konuşuyorduk ama derslerden fazla bahsetmiyorduk yine de. Dediğim gibi sınav iyiydi. Ve benim bunun için küçük bir sırrım, daha doğrusu yeteneğim vardı. Fotoğrafik hafızam güçlüydü. Yani gördüklerimi unutmuyordum. Bu yüzden hep yazarak çizerek çalıştım. Gördüğüm bir resmi de bakmadan bire bir çizebiliyordum. Ya da manzarayı. Belki de bu yüzden yetenekliyim resimde. Tercih zamanı geldi. En iyi liseleri yazmak zorundaydım. Ama yanında Görsel Sanatları da. Ailem bilmiyordu. Sadece Görsel Sanatlar öğretmenim ve ben. Tabi oraya girmek için yeteneğini göstermek gerek. Hocam yaptığım tabloları gönderdi. Kazanmıştım resim bölümünü. Her zaman istediğim gibi tekniklerini de öğrenecektim. Ama büyük bir sorun vardı. Ailem bilmiyordu ve yazdığım Fen Lisesi'ni de kazanmıştım. Peki, ne yapacaktım? Bir seçim yapmamı istiyorlardı. Fen Lisesine gitmemi istiyorlardı. Bir kişi hariç, Görsel Sanatlar öğretmenim. Babam okula geldi. Görsel Sanatları unuttuğumu sanıyordu. Babam öğrenmişti ve çok kızgındı. Öğretmenlerden özür dileyerek beni boş bir sınıfa çekti. Önce sakinleşti ve beni ikna etmeye çalıştı. Ben biraz karşı geldiğimde sinirlendi ve: "Eğer oraya gidersen yurtta kalırsın eve hafta sonları gelirsin!" diye bağırdı sarsarak. Gözlerim doldu. Ama tehdit eder gibi değil pes etmiş gibi söylemişti. "Şimdi git o gereksiz hayallerinin peşinden!" dediğinde bundan emin oldum. Diğer gün annem beni okula yazmaya götürdü. Lise boyunca yurttaydım. Babam dediğini yapmıştı. Lisede gitar çalmayı da öğrenmiştim. Üniversite zamanı gelmişti ve Görsel Sanatlar Fakültesinde iki yıllık resim bölümünü kazanmıştım. Annem ve abim beni çok destekledi. Bir sürü arkadaşım, bir kız arkadaşım ve odama sığmayan, hocalarımın hep istediği ama vermediğim çok tablom olmuştu. Üniversitede bir hocamla arkadaş gibiydik. Bana beraber galeri açmayı teklif etti. Artık yirmi iki yaşında bir delikanlıydım. Kendi evime çıkmıştım. Teklifini kabul ettim ve inanır mısınız tablolarım yok sattı. İlerledikçe daha farklı yerlerde daha büyük galeriler açtık. Babamın da bunları görmesini çok isterdim: İstediği gibi biri olmasam da başarılı olduğumu... Babamı en son üniversiteye başladıktan bir sene sonra bana ev kiraladığında gördüm. Bir gün galerimde önemli bir sanatseveri karşılıyordum. O sırada tablolarımdan birinin yamuk olduğunu fark ettim. Düzeltmek için elimi götürdüm benimle birlikte birisi daha tabloyu tuttu ve düzeltti. Bu babamdı. Sarıldı kendimi garip ama çok mutlu hissettim. Ve içtenlikle "Oğlum" dedi. Sanırım barışmıştık ve ben önemli birini ağırladığımı ve onun yanına gitmem gerektiğini söyledim. O sırada bahsettiğim adam geldi ve babamla tokalaşıp sarıldılar. Şok geçiriyor gibiydim. Meğer eski dostlarmış. Adam birden babama beni övmeye başladı ve tablolarımı satın almak istediğini söyledi. Haberi böyle almak güzeldi. Babam benimle gurur duyuyordu. Ben de mesleğim ve kararlarımla.

"Hayallerin Peşinde Hikaye (Çocuklardan Ev Yapımı Öyküler)" ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.