"Boynu Bükük Gül Hikaye" okumak için aşağıdaki yayınımızı inceleyiniz.

Boynu Bükük Gül Hikaye

Küçüklüğümden beri en büyük hayalim, bir fotoğrafçı olmak ve dünyanın her yerini gezmekti. Bu hayalimi geliştirmek için bir adım daha atıp araştırma yapmış, sıradaki yerimi sessiz sakin, doğal güzelliklerle dolu bir köy olarak seçmiştim. Burası, nüfusunun azlığıyla birlikte insanlarının huzur içinde yaşadığı, birbirini sevip kolladığı bir köydü. Tek bir otel vardı köyde. Oradan yerimi ayırttıktan sonra gezmeye karar verdim. Sadece fotoğraf makinemi yanıma aldım telefonumu değil. Köyün etrafında bir tur atıp hoşuma giden her şeyi fotoğrafladım. Ormanın içine doğru giden bir patika gözüme ilişince meraklanıp oraya doğru ilerledim. Girişinin güzel bir karesini de fotoğraflarımın arasına ekledikten sonra patikada yürümeye başladım. Patikanın sol kısmı, bir dağın arka yamacıydı. Sağ tarafımda ise derin bir vadi vardı. Kulağıma su şırıltıları gelince kenara yaklaştım. Ağaçların arasından bakarak suyun kaynağını görmeye çalıştım. Suyun sesine eşlik eden kuş cıvıltıları bir kadının söylediği şarkıyla birleşince ortaya çıkan ahenk o kadar hoşuma gitmişti ki... Bir yandan suyu, diğer yandan kadını görmeye çalışırken yürümeye devam ettim. Ayağım bir anda boşluğa gelince dengemi kaybettim. Çığlığımla kuşların cıvıltısı kesilince yüreğim ağzıma geldi. Renkler birbirine karışırken gözlerimi sıkıca kapattım. Ağaçların arasında yuvarlanırken fotoğraf makinemi sıkıca tuttum, senelerdir çeşitli zorluklara katlanarak çektiğim tüm fotoğraflar onun içindeydi çünkü. Onu kaybedemezdim. Bir şeye çarpıp durdum. Bir süre soluklandıktan sonra oturup çevremi kontrol ettim. Kalbim hızlı bir şekilde atarken ayağa kalkarak çarptığım şeye baktım. Eski bir mezardı bu. Taşları yıpranmış, aralarında çiçekler bitmişti. Kimin mezarıydı acaba? Adını aradım ama başına kazınmış boynu bükük bir gül dışında hiçbir şey göremedim. Birkaç fotoğrafını çektikten sonra düştüğüm yere bakıp bir çıkış yolu aradım. "İyi misiniz?" Duyduğum sesle hemen sesin geldiği yöne doğru döndüm. Siyahlara bürünmüş zarif bir kadındı karşımdaki. "İyiyim," diye cevap verdim onu incelerken. "Şuradan düştüm ve çıkış yolu arıyorum. Yardımcı olabilir misiniz?" Omuzlarına kadar uzanan siyah saçları, büyük kahverengi gözleri, ince dudaklarıyla çok güzel bir kadın olduğunu söyleyebilirdim. Gülümsedi. "Tabii, öncesinde bir şeyler içmek ister misiniz? Çok solgun görünüyorsunuz, dinlenirsiniz." Cevabım hayır olmalıydı, tanımadığım insanlarla konuşmamalıydım, onlarla hiçbir yere gitmemeliydim. Hayır, tek kelime... "Olur." Ağzımdan çıkanın farkına vardığımda şaşıp kaldım. Büyülenmiş gibiydim, itiraz edemiyordum ve yanlış olmasına rağmen tanımadığım bir insanla yürüyordum. Ne oluyordu bana böyle? Neyim vardı benim? Ayaklarım benden bağımsız gibiydi, ilerlememe engel olamıyordum, bir bakıma engel olmak istemiyordum aslında. Ağaçların arasından ilerledik. Bir açıklığa çıktığımda hayranlıkla bakakaldım. Karşımda bir ahşap kulübe vardı, bacasından dumanlar tütüyordu. Kapısının üst kısmında bir gaz lambası yanıyordu. Yanından akan nehirde yüzen balıklar vardı. Perdeye yansıyan bir çiçeğin gölgesi, yavaş yavaş kararmaya başlayan havayla birlikte teker teker beliren yıldızlar, insanın saatlerce seyretmek isteyeceği bir görüntü sunuyordu. Fotoğraf makinemi tuttum ve ona sordum: "Evinizin fotoğrafını çekebilir miyim hanımefendi?" "Olmaaz," diye fısıldadı gülümseyerek. "O zaman atmosferi mahvolur." Ne de olsa onun eviydi, özel alanıydı. Zorlamamaya karar verdim ve ellerimin boşlukta savrulmasına izin verdim. İçeriye girdiğimizde sıcacık bir oda beni karşıladı. Ev, eski dönemlerdeki gibi döşenmişti. "Siz oturun, ben hemen geliyorum." Kendime bir yer bulup oturdum ve masallardan fırlamış gibi görünen odayı incelemeye başladım. Şöminede yanan ateşin çıtırtısı, dışarıdan gelen ağustos böceklerinin sesleriyle birleşince bir melodi oluşturuyor, sesler kendi ahenkleriyle dinleyene huzur veriyordu. "Buyurun, rahatlayın." Uzattığı bardağı alıp içindekini kokladım. "Nedir bu?" "Sarı kantaron bitkilerinden toplayıp kendi ellerimle yaptığım bir çay, strese iyi gelir." Bir yudum aldım. Hoş bir tadı vardı ve rahatlamamı sağlamıştı. "Tadı güzelmiş." "Öyledir, doğa insana faydalıdır." Böylece derin bir sohbete daldık. Doğadan bahsettik, sanat hakkında konuştuk, ona çektiğim fotoğrafları gösterdim, dünyada gördüğüm yerlerden, insanlardan bahsettim. Koyu bir sessizlik üstümüze çöktüğünde aklıma gördüğüm mezar geldi. "O mezar, kime ait?" Hüzünlü bir ifade hâkim oldu yüzüne. Dolan gözleri ateşe dönük, üzgün bir şekilde bana cevap verdi: "O mezar, kimsesiz bir kıza ait.’’ "Bir adı yok mu?" "Hayır," dedi iç geçirerek. "Asla olmadı. O çevresindekiler için bir hiçti sadece." "Peki, mezara kazınmış boynu bükük gül ne anlama geliyor?" "Osmanlı Dönemi'nde yetişkinlikten önce ölen genç kızların mezarına kırık bir gül kazınması geleneği vardır, kimileri bu geleneği hâlâ sürdürüyor." Üzgün olduğunu hissedebiliyordum. Artık gitmem gerektiğine karar verip ayağa kalktım. "Benim artık gitmem gerekiyor, müsaadenizle." "Müsaade sizindir, yola kadar eşlik edeyim." İtiraz etmedim çünkü kendi başıma asla yolumu bulamazdım. Sessizlik içinde yürüdük, bir patikanın başına geldiğimizde neşeli bir sesle mırıldandı: "Sizi tanıdığıma sevindim. İyi akşamlar." "Ben de. İyi akşamlar." Patikada yürüdüm ve fotoğraf makineme tutunarak güç aldım. Kadının adını öğrenmediğim aklıma gelince ona sormaya karar verdim ama dönüp baktığımda yoktu, ne ara evine geri dönmüştü? Adımlarının sesini neden duyamamıştım? Dalgınlıktandır, diye düşündüm. Adımlarımı hızlandırarak yola çıktığımda bana ismimle seslendiklerini duydum. "Burada mıydınız?" dedi otelin güvenlik görevlisi. "Dokuz saate yakın bir süredir sizi arıyorduk, nereye kayboldunuz böyle?" "Birisiyle tanıştım, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamadım." "Öyle mi? Sosyalleşmeniz iyi, ancak artık otele dönmemiz gerekiyor. Sergiye geç kalacaksınız." "O zaman hızlanalım." Güvenlik görevlisiyle sohbet ederek otele vardık. "Hemen sergiye geçeceğim. Merak ediyorum." "Tabii. İyi eğlenceler." Sergi Osmanlı Devleti ile ilgiliydi. Merak duygumu, yazıları okuyarak giderdim. Yazılar kısaca devletin kuruluşundan, başına geçen padişahlardan, yeniliklerinden, kültüründen bahsediyordu. Yazıları okurken gördüğüm bir resimle donakaldım. Resimdeki kadın, gerçekten de ormanda gördüğüm kadın olabilir miydi? Saç uzunluğu, gözleri, yüzündeki hüzünlü gülümseme... Tıpatıp aynıydı, bu kesinlikle oydu. Hemen altında yazan yazıyı okudum. "Kaynaklara göre yardımseverliği ve iyi kalbiyle tanınan bu genç kızın ismi bilinmemektedir. Genç yaşında hayatını kaybettiği kesinleşse de mezarı devam eden çalışmalara rağmen bulunamamıştır. Mezarı hakkında edinilen tek bilgi, Osmanlı geleneklerine uyularak genç yaştaki ölümünü temsilen kazınan boynu bükük gül resmidir."

"Boynu Bükük Gül Hikaye (Çocuklardan Ev Yapımı Öyküler)" ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz.